Görevi Sırasında Kamu Görevlisini Küçük Düşürmeye Yönelik Söylenen Sinkaflı Sözler “Kamu Görevlisine Görevinden Dolayı Hakaret” Suçunu Oluşturur

Özet: Uyuşmazlık, sanığın her iki mağdur polis memuruna yönelik olarak sarfettiği sözlerin suç oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmaktadır. 5237 sayılı TCK, 765 sayılı TCK`da yer alan hakaret ve sövme suçu ayırımını kaldırmıştır. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki yarar, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Somut olayda mağdur polis memurları, düğün sahiplerinden müzik yayının kesilmesini istemişler; sanık sarhoşluğunun da etkisiyle görevli polis memurlarına sert bir ifadeyle sinkaflı sözler sarfetmiştir. Kalabalık insan topluluğunun bulunduğu yerde, Devlet otoritesini hakim kılmaya çalışan polis memurlarını vatandaşlar karşısında incitecek ve küçük düşürecek sözler söylenmiştir. Görevi sırasında kamu görevlisini küçük düşürmeye yönelik söylenen sinkaflı sözler kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçunu oluşturmasına rağmen yazılı gerekçe ile beraat kararı verilmesi hatalıdır.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU
Tarih: 14.10.2008 Esas: 2008/4-170 Karar: 2008/220
- 5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m.125,301

Sanık Şuayıp hakkında; 03.07.2004 tarihinde kendisini düğünün saat 23.00`de bitirilmesi için uyaran polis memurları Yusuf ve İsmail`e “ben böyle adaletin, emniyetin, devletin a… koyarım” şeklinde sövdüğünden bahisle açılan kamu davası sonunda; Yerköy Asliye Ceza Mahkemesi`nce 30.11.2004 gün ve 182-238 sayı ile; “…… Suç iddiasına konu olan fiilin bir düğün sırasında ve düğünün sona erdirilmesi hususundaki bir idari faaliyete ilişkin olduğu ve sanığın kişileri hedef göstermeksizin, doğrudan faaliyete ve faaliyetin hemen yanıbaşındaki (ki her iki ilçe birbirine bitişik konutlarla ayrılmaktadır) başka idari faaliyetlerle olan uyumsuzluğu nedeniyle yukarıda beyan olunan ifadeyi kullandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, bu ifadenin, basit bir kızgınlık veya kişisel bir bağlamda değil idari faaliyetlerin dağıtılması ve icrası üzerine kurulu genel ve politik bir bağlamın içerisinde söylendiğinin kabulü gerekir. İdari faaliyetlerin uyumsuzluğu ve dengeli icra edilmesi hususundaki açık ve net gözlemleri karşısında, kişilerin eleştirel bir konum alması ve giderek yeise, derin bir umutsuzluğa ve sert ve yakışıksız biçimlerde dahi olsa kınama eylemine yönelmesi anlaşılabilir bir durumdur ve mutlaka adalet hissiyatından neşet eden bir tepki olarak görmek gerekir. Bu konudaki hassas sınırı somut olayın gelişim öyküsünden olduğu kadar vatandaşlara tanınması gereken eleştiri ve muhalefet hakkının meşru zemini üzerinden de belirlemek gerekir. İdari bir uygulamanın birkaç metre veya bir dere farkıyla birbirinden farklılaşmasının vatandaşlar gözünde yarattığı adaletsizlik hissiyatı zaten tarihseldir ve adalet ve emniyet hizmetlerine karşı bir şüpheyi de hep beslemiştir. Birbirine bakan iki mekanın ayrı uygulamalar içinde olması ise kişiyi bu gözlemler dairesinde kaldığı, kişisel bağlama çekilmediği sürece hezeyana ve hatta yöresel ve kişisel tarizler veya telin biçimleriyle bunu kınamasını doğal ve makul bulmak gerekir ve bunu artık bir meşru muhalefet biçiminde değerlendirerek adalet ve emniyet teşkilatının üretilmesi ve yeniden üretilmesi faaliyetlerinin içeriğine eleştirisel bir malzeme olarak katmak ta bir zorunluluktur….” gerekçesiyle; “sanığın üzerine atılı suç hususunda yeterli sonuca götürücü ve şüpheden ari delil elde edilemediğinden ve şüphe de sanık lehine yorumlanacağından müsnet suçlardan ayrı ayrı beraatına..” hükmedilmiş olup; hükümlerin yerel Cumhuriyet Savcısı tarafından sanık aleyhine temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesi`nce 16.10.2006 gün ve 9257-15198 sayı ile; “Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:
Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede:
Ancak;
Sanığın “ben böyle adaletin, emniyetin, devletin a…koyarım” diyerek sövdüğünün ve eylemin görevli polis memurlarına yönelik olduğunun yakınan, tanık anlatımları ve 03.07.2004 tarihli olay tutanağı ile sübut bulduğu gözetilmeden “…vatandaşa tanınması gereken eleştiri ve muhalefet hakkının meşru zemin üzerinden belirlenmesi… bunun meşru muhalefet olarak değerlendirilmesi gerektiği…” biçimindeki yasal ve yerinde olmayan gerekçelerle beraat kararı verilmesi…” isabetsizliğinden beraat hükümlerinin bozulmasına karar verilmiştir.
Bunun üzerine; Yerköy Asliye Ceza Mahkemesi`nce 31.05.2007 gün ve 542-110 sayı ile; “Önceki gerekçe tekrar edildikten sonra, …. (ilaveten) … olayın gelişim sürecine ayrıntılı biçimlerde bakıldığında şu temel gerekçeler göz önüne alınmıştır;
1- Sanığın eylemi refleksif bir eylemdir. Başka deyişle “bilinçsiz ve kendiliğinden gerçekleşen bir eylem”dir. Bu nedenle de eylemin suçun husule gelmesini sağlayabilecek bir genel ve özel kast unsuru söz konusu değildir. Sanık ve müştekiler arasında, idari bir eylemin sorun edilmesi -tartışılması- sorgulanması sırasında ani ve bilinçsizce çıkan bir sözün sırf uygunsuz ve yakışıksız olduğuna dayanılarak o anda kendi görevlerini icra etmeye çalışan görevlileri muhatap aldığını iddia ederek hızla bir soruşturma yürütmek ve sanığın cezalandırılmasını beklemek ise tıpkı sanığın eylemi gibi refleksif bir talep niteliği taşır. Başka deyişle, sanığın hakaret sanılan eylemi ile emniyet görevlilerinin buna karşı verdiği tepki tamamen refleksif bir tarzda gerçekleşmiş, yeterince anlamadan, sorgulamadan ve bilinçsizce söylenmiş bir söz kişiselleştirilmek suretiyle bu noktalara kadar taşınmıştır. Sanığın içinde bulunduğu düğün mekanının kapatılması karşısında hemen yanında bulunan komşu ilçedeki düğünün neden sona ermediği ve halen düğüne devam edilerek birbirinden farklı idari pratikler yaratılması karşısında içgüdüsel olarak sorduğu soru neticesinde “orası bir başka ilçe” yanıtı aldığı ve bu suretle ifade edildiği şekilde “ben bu devletin, adaletin, emniyetin …mına koyarım” sözünü sarfettiği anlaşılmaktadır. Olayın gerçekleştiği yer, tarafların birbiriyleriyle karşılaşma biçimi ve diyaloğun gelişimi dikkate alındığında bu eylemin müştekilere hakarete ilişkin herhangi bir kast unsuru içermediği, uygunsuz, uyumsuz ve doğal olmayan bir durum karşısındaki kişinin olağanüstü ve bilinçsiz bir tepkisine ilişkin olduğu hemen anlaşılmaktadır. Başka deyişle, cezalandırılması istenilen hareket kasıtsızca sarfedilmiş bir refleks hareketidir.
2- Diğer yandan sanığın eyleminin, bir bütün olarak bakıldığında, müştekileri muhatap kılacak bir fiili içermediği açıktır. Suç olduğu iddia edilen söze ve sözün gelişim ve zuhur ediş sürecine bakıldığında, olay sırasında orada bulunan somut emniyet görevlilerini değil, soyut ve bu niteliğiyle de zaten hakaret edilemeyecek, edilmesi mümkün olamayacak olan kavramsal çerçeveleri, mefhum ve ıstılahları ve bunlara ilişkin duygu, inanç ve düşünüş hallerini hedef aldığı görülmektedir. “Devlet”, “emniyet”, “adalet” vb. gibi kavramlarla somut insanlar veya bu kavram ve kurumların görevlileri arasında kurulan böyle doğrudan bir özdeşlik totaliter bir indirgemecilikten mühhem bir yaklaşımı içerir. Dolayısıyla bu yaklaşımdan hareketle sırf yakışıksız sözler sarfedenleri “terbiye etmek” ve devlet kutsiyetinin ve gücünün sırlarını, sınırlarını ve sonuçlarını hatırlatmak için pek de mantıklı ve tutarlı olmayan zihin atlatmalarına, devlet ile görevlisi arasındaki özdeşleşme ve indirgemelere tevessül etmek hem suç hukukunun daraltıcı içeriklerde kurulması gereken fiil, fail, hukuki konu, hukuka aykırılık vb. gibi unsurlarını oldukça geniş temellerde yeniden kurmak gibi bir tehlikeli sonuca yol açacaktır, hem de hukuk devleti ve demokratik alanın geniş temellerde kurulması gereken ilkelerini oldukça dar çerçevelerde tutmak anlamına gelebilecektir. Bu noktalardan hareketle çok genel olarak söylendiğinde bu davada suç olduğu iddia edilen sözlerin bir mağduru yoktur. Ya da en azından mağdurunun mevcut müştekiler olamayacağının kabulü gerekir. Çünkü ne sözlerin semantik içeriği ne de içinde yer aldığı koşullar müştekileri muhatap kılmaya uygun bir nitelik taşımaktadır.
3- Bir diğer yandan ve belki de en önemli nokta olarak, olaya sanığın sözlerinin irkiltici atmosferinden kendimizi kurtararak bakmamızın gerekliliği ifade edilmelidir. Bu gereklilik, sorunu doğru biçimde anlamanın ilk aşamasıdır. Çünkü, demokrasi ve hukuk devletini ideal durumlar, sorunsuz ve tatlı hülyalar alanı ve bu suretle aslında hiç anlaşılamayacak, ulaşılamayacak kitabi bir “bölge” olarak görmekten vazgeçip, demokrasi meselelerinin bizzat irkiltici içeriklerde gelen, tahammül edilen, katlanılan, rahatsızlıklar yaratan bir gerilim, denge ve çatışma yönetimi olarak görmek ve bu suretle de bizzat bize veya başkalarına veya devlet ve millete veya emniyete yönelik gerilim ve sorunları ve hatta yakışıksız sözleri bu demokratik yönetim ve onun zihniyet ve algı dünyalarına açmamız, sözler ne kadar irkiltici olursa olsun eğer var ise sorunun arkasındaki temel bağlamları sorgulamaktan kaçınmamamız şarttır. Bununla özde şu söylenmeye çalışılmaktadır. İdarenin, ama asıl olarak da yargının, dehşetli de olsa, irkiltici de olsa kendisine veya başkalarına karşı söylenmiş sözlerin temellerine inebilme cesaretini taşıması bir zarurettir. İşte dava konusu olan bu olayda tam da buna ilişkin bir durum söz konusudur ve sürecin gelişimi göz önüne alındığında yalnızca sanığın sarfettiği sözlerde duraklamak bizi toplumsal yaşam ortamlarına aşırı müdahaleye yönelten bir indirgemecilik sonucuyla karşı karşıya bırakabilir. Çok net olarak söylendiğinde sanık buradaki sözleri sarfederken bir “itiraz” belirtmiştir. Belki daha ileri giderek bir “isyan” belirtmiştir. Sözün ağırlığı itirazı ve isyanı ortadan kaldırmaz. Hatta sözün refleksif, yani kasıtsız olarak sarfedilmiş olması itirazın doğallığını, yerelliğini ve değerini daha fazla anlamamıza da yol açmalıdır. Sonuç olarak tüm bu nedenlerle sanığın üzerine atılı suçu işlemediği kanaatiyle Yargıtay 4. Ceza Dairesi`nin 16.10.2006 tarih ve 2005/9257 E., 2006/15198 K. sayılı bozma ilamı usul ve yasaya uygun olmadığından direnilmesine ve sanığın beraatine karar vermek gerekmiş aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” biçimindeki gerekçe ile; “1- Yargıtay 4. Ceza Dairesi`nin 16.10.2006 tarih ve 2005/9257 E., 2006/15198 K. sayılı bozma ilamı usul ve yasaya uygun olmadığından önceki kararda direnilmesine, 2- Sanığın üzerine atılı suç hususunda yeterli sonuca götürücü ve şüpheden ari delil elde edilemediğinden ve şüphede sanık lehine yorumlanacağından sanığın müsnet suçlardan ayrı ayrı beraatlarına karar vermek gerekmiş…” şeklinde direnme hükümleri verilmiş ve bu hükümler; üst Cumhuriyet Savcısı ile yerel Cumhuriyet Savcıları tarafından atılı suçların sübut bulduğundan bahisle sanık aleyhine temyiz edilmiştir.
Dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı`nın 13.06.2008 gün ve 288533 sayılı bozma istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığı`na gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulu`nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel daire ile yerel mahkeme arasında çıkan ve Ceza Genel Kurulu`nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanığın her iki mağdur polis memuruna yönelik olarak sarfettiği sözlerin “suç” oluşturup oluşturmayacağına ilişkindir.
Yerel mahkeme; sanığın mağdurlara yönelik sözlerinin hakaret kastı içermeyip, düğünlerdeki müzik yayınının kesilme saatine ilişkin olarak Y………… ve Ç………… ilçelerindeki farklı uygulamaları eleştiri mahiyetinde söylenmiş refleksif sözler olduğunu kabul etmek suretiyle beraat kararı vererek, bu kararında ısrar ederken; özel daire bu sözlerin 5237 sayılı TCY`nın 125. maddesindeki görevli kamu görevlisine hakaret suçunu oluşturacağı görüşündedir.
İncelenen dosyada;
Olayın Davut`a ait düğün merasimi sırasında meydana geldiği anlaşılmaktadır. Dosyaya da bilgi ve belge olarak yansıyan idari düzenlemelere göre, düğün törenlerinde saat 23.00`e kadar müzik yayını yapılmasına izin verilmekte olup, bu husus düğün sahibi tarafından da bilinmektedir.
Davut`a ait düğün töreni sırasında asayişi kollamak üzere Y………… Emniyet Müdürlüğü nezdinde polis memuru olarak görev yapmakta olan Yusuf görevlendirilmiştir.
03.07.2004 günü gece saat 23.00 olduğunda, polis memuru Yusuf düğün sahibi Davut`tan müzik yayınının kesilmesini istemiş, düğün sahibi de bu istediği anlayışla karşılamıştır. Ancak, Davut`un yeğeni olan sanık Şuayıp sarhoşluğun da etkisiyle müzik yayınının kesilmesine itiraz etmiş ve tepkisini görevli polis memuru huzurunda sert bir ifadeyle sinkaflı cümleler kurarak ortaya koymuştur. Bu davranış karşısında Yusuf`un arkadaşlarını yardıma çağırması üzerine polis memuru İsmail de olay yerine gelmiş ve sanığı kontrol altına almış ise de sanık aynı şekilde bağırıp çağırmaya devam etmiştir.
Olayın bu şekilde geliştiği başta mağdurların iddiaları olmak üzere, sanığın tevilli ikrarı ve tanıklar Kemal ile Hayati`nin ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Sanığın mağdurlara yönelik olarak hangi cümleleri veya sözcükleri kullandığı ise farklı kişilerce, farklı şekillerde ifade edilse de; mağdurların ve tüm tanıkların birleştiği tema aynıdır.
Bu nedenle, hangi cümlelerin veya sözcüklerin kullanıldığı konusunda mağdurlarla birlikte beş polis memuru tarafından düzenlenmiş olan tutanakta ve mağdurların sıcağı sıcağına verdikleri kolluk ifadelerinde yer alan beyanlara itibar etmek gerekmiştir.
Buna göre; sanık müzik yayınının kesilmesi konusunda ikazda bulunan; mağdur polis memuru Yusuf`a “düğünü kapatamazsın, biz daha düğünü devam ettirip, oynayacağız” dedikten sonra, “ben böyle devletin, böyle emniyetin, böyle adaletin a…..a koyarım” şeklinde, olaya daha sonra müdahale eden mağdur polis memuru İsmail`e ise; “polis bu düğünü kapatamaz, polisin anasını avradını s……m, gidin lan başka yere” ve “siz kimsiniz ulan benden kimlik istiyorsunuz, ben kimlik falan vermem” şeklinde sözler söylemek suretiyle bağırıp çağırmıştır.
5237 sayılı Türk Ceza Yasası`nda; 765 sayılı Türk Ceza Yasası`nda yer alan hakaret ve sövme suçu ayrımı kaldırılmıştır.
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir.
Somut olayda; sanık, kalabalık içerisinde kamu otoritesini tesis edebilme gayretiyle görev icra etmeye çalışan polis memurlarının huzurunda ve bulunulan ortamın adabına uygun düşmeyecek şekilde laubali bir hitap tarzını tercih etmek suretiyle görevli polis memurlarını yapmaya çalıştıkları işten vazgeçirmek amacıyla sinkaflı sözler kullanmıştır.
İlk başta belirtmek gerekirse; “sinkaf içeren sözler”, ister polis teşkilatının hemen bitişikte bulunan Ç………….. ilçesindeki farklı uygulamalarını eleştirmek için söylensin, ister sarhoşluğun etkisiyle söylenmiş olsun, isterse başka nedenlerle dile getirilsin, her zaman ve her ortamda aşağılayıcı ve hakaret içeren sözlerdir. Olayımızda; hakaret içerikli sözler, görevli polis memurlarına ve yine görevlerini yerine getirmeye çalıştıkları için söylenmiş olup, mağdurları doğrudan hedef almasa ve mağdurların mensubu oldukları kurumu da kapsar şekilde daha genel ifade edilseler dahi; bulundukları ortam itibarıyla muhatap polis memurlarını küçük düşürücü ve incitici vurgular içermekte, otoritesini tam olarak kullanmadığı imajını uyandırmaktadır. Bu yönüyle de, yapılan hareket açıkça şerefe saldırı niteliğindedir.
“Siz her ilçede farklı bir uygulama mı yapıyorsunuz?”, “Bu yaptığınız adalete sığar mı?” gibi cümlelerle ortaya konulabilecek hukuka uygun bir eleştirinin, toplumumuzun hiçbir kesiminde hoş karşılanmayacak şekilde; “a….a koyarım”, “s…..m” gibi ibareleri içeren cümleler kullanılarak da yapılabileceği kabul edilemez.
Öte yandan; Yusuf`a hitaben söylenen, “düğünü kapatamazsın, biz daha düğünü devam ettirip, oynayacağız” ve “ben böyle devletin, böyle emniyetin, böyle adaletin a…..a koyarım” cümleleri ile İsmail`e hitaben söylenen; “polis bu düğünü kapatamaz, polisin anasını avradını s……m, gidin lan başka yere” ve “siz kimsiniz ulan benden kimlik istiyorsunuz, ben kimlik falan vermem” şeklindeki sözlerden özellikle, “ben böyle devletin, böyle emniyetin, böyle adaletin a…..a koyarım” cümlesi öne çıkarılmak suretiyle, eylemin devletin adalet ve emniyet güçlerine hakaret suçunu oluşturacağı sonucuna varmak olası görülmemektedir. Zira, sanık sarhoş olup, amacı o an için müzik yayınının kesilmesi uygulamasını engellemektir. Tüm gayreti de o yöndedir. Nitekim, söylediği kabul edilen dört cümleden, üç tanesi doğrudan mağdur polis memurlarını hedef almaktadır. İlk cümlede; “düğünü kapatamazsınız, biz daha düğünü, devam ettirip oynayacağız” derken, “siz” yani “Yusuf ve onun gibi polis memurları” düğünü bitirmekte haksızsınız demek istemektedir. Üçüncü cümlede yer alan; “polis bu düğünü kapatamaz, polisin anasını avradını s….m, gidin lan başka yere” ifadesinde de benzeri bir mesaj verilmekte ve “polis” yani “İsmail ve yanındaki polisler” beni engelleyemezsiniz, “polisin” yani “müdahalede bulunan polis memurlarının” anasını avradını sinkaf ederim, denilmektedir. Dördüncü cümledeki, “siz kimsiniz ulan benden kimlik istiyorsunuz, ben kimlik falan vermem” sözlerinde ise yine orada görevli olan mağdur polis memurlarına yönelik ve direk onları hedef alan hakaret sözcükleri bulunmaktadır.
İkinci cümledeki “ben böyle devletin, böyle emniyetin, böyle adaletin a…..a koyarım” sözlerine gelince; burada kastedilen ve kendisinden rahatsızlık duyulan, kurum olarak “devletin”, “emniyet teşkilatının” veya “adalet teşkilatının” bizatihi kendisi değil, mağdur polis memurları tarafından kamu görevlisi sıfatıyla ifa edilmeye çalışılan kamu görevidir, bu anlamda sinkaflı sözler de sonuç olarak “devlete, emniyet teşkilatına veya adalet teşkilatına” yönelik olarak değil, o sırada muhatap durumda olan mağdur polis memurlarına yönelik olarak söylenmiştir, başka bir açıdan bakıldığında da; ortalık yerde açıklanan şekilde icra edilen sövme fiili, mevcut pozisyon itibarıyla o sırada devlet otoritesini hakim kılmaya çalışan mağdur polis memurlarını vatandaş karşısında incitecek, küçük düşürecek ve mağdurların bu sözlerden alınmalarını gerektirecek niteliktedir. Başka bir deyişle, hakaret içeren sözler “devletin”, “adalet teşkilatının” veya “emniyet teşkilatının” bütününü kapsar bir ifade ile dile getirilmediği gibi, bu kasıtla söylendiğine ilişkin bir delil de bulunmadığından 5237 sayılı TCY`nın 301. maddesindeki suçun unsurları oluşmamıştır.
Bu itibarla, sanığın açıklanan eylemi nedeniyle, bir yandan 765 Sayılı Yasadaki “görevliye sövme”, öte yandan 5237 Sayılı Yasa uyarınca her iki polis memuruna karşı ayrı ayrı “görevinden dolayı kamu görevlisine hakaret” suçlarının maddi ve manevi unsurları oluştuğundan direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
Direnme hükmünün bozulması yönünde oy kullanan genel kurul üyelerinden Sayın O. Koçak, eylemin nitelendirilmesi ile ilgili olarak çoğunluk görüşünden ayrılmış ve “08.07.2004 gün ve 448-139 sayılı iddianameye göre; düğünün saat 23:00`de polis tarafından bitirilmek istenmesi üzerine sanık “ben böyle adaletin, emniyetin, devletin a…a koyayım” demek suretiyle hakaret ettiğinden bahisle TCK 266/1. maddesinden dava açılmış ise de kanaatimizce sanığın eylemi suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 Sayılı Yasanın 159. maddesine mümastır. Ancak 765 Sayılı Yasanın iptali ile yerine kabul edilen 5237 Sayılı Yasanın 301/2. fıkrası daha hafif hükümler getirdiğinden sanık bu madde uyarınca cezalandırılmalıdır. Ancak bunun için de 30.04.2008 tarihinde 5759 Sayılı Yasa ile eklenen 301/4. fıkraya göre dava açılması Adalet Bakanlığı`nın iznine tabiidir.
Sanığın sarfettiği hakaret sözü düğünün erken sonlandırılmak istenmesinden kaynaklanmaktadır. Düğünlerin saat 23:00`de sonlandırılması idarelerin genel bir tasarrufudur. Sanığın tepkisi de bu tasarrufadır. Nitekim iddianamede sanığın herhangi bir şahsı hedef almadan “ben böyle adaletin, emniyetin, devletin a…a koyarım” şeklinde söylediği belirtilmiştir. Hem TCK 159, hem de 5237 Sayılı Yasanın 301/2. fıkrası ile Türkiye Cumhuriyeti, Devletin askeri veya emniyet kuvvetleri ve Adliye teşkilatının aşağılanmasının engellenmesi amacıyla müeyyide öngörülmüştür.
Söylenen sözler eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklaması sayılamaz. Zira ortada eleştirel bir söz yoktur. Doğrudan doğruya devlet, emniyet ve adalete sövülerek aşağılanmıştır.
İzah edilen nedenlerle eylemin 5237 Sayılı Yasanın 301/1. maddeye mümas olduğu düşüncesiyle çoğunluk kararına bu yönden katılmıyorum” şeklindeki gerekçe ile;
Başka bir genel kurul üyesi de benzer gerekçeyle, karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle,
1- Yerköy Asliye Ceza Mahkemesi`nin 31.05.2007 gün ve 542-110 sayılı direnme hükmünün her iki mağdura yönelik suç yönünden de BOZULMASINA,
2- Hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesi de değerlendirilmek suretiyle yeni bir hüküm verilmek üzere dosyanın Yerköy Asliye Ceza Mahkemesi`ne gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı`na tevdiine, 14.10.2008 günü hükmün bozulması yönünden oybirliği ile eylemin vasıflandırılması yönünden ise oyçokluğu ile karar verildi.

 

İlgili Yargı Kararları:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yazın

(gerekli)

(gerekli)


*